Gülünesi Aşklar
30 Kasım 2010 Salı
Bunu tahmin etmek pek güç olmamalı, diyerek ona karşılık verdi başhekim.Ben, berbat bir halde olan modern binalar yerine doğada işemeyi yeğlerim.Doğadayken, o ince altın ip beni mucizevi bir biçimde çok geçmeden toprak, ot ve yeryüzüyle birleştirir. Çünkü Fleischman, ben topraktan geldim ve kısa bir zaman sonra da en azından kısmen, yeniden toprağa döneceğim.Doğada işemek bir gün yeniden tümüyle toprağa döneceğimizi vaat ettiğimiz dinsel bir törendir. Fleischman susuyordu ve başhekim ona, "Ya siz?" Ayı seyretmeye mi geldiniz ? diye sordu. Fleischman inatla susuyordu ve başhekim şöyle ekledi: Bir delisiniz Fleischman, ben de bunun için sizi çok seviyorum. Fleischman başhekimin sözlerini bir alay olarak aldı ve arada bir mesafe bırakmak isteyen bir ses tonuyla "Ayı karıştırmayın işe. Ben de işemeye geldim buraya dedi. Fleischmancığım, dedi başhekim, yumuşak olarak "yaşlanan şefinize karşı müstesna bir sevecenlik belirtisi olarak görüyorum ben bu davranışınızı". Ve her ikisi de yorulmak bilmez çoşku ve durmadan yenilenen görüntülerle kutsal bir törene benzettiği işlemi yerine getirmek üzere meşe ağacının altında dikildiler s.104
Tweet
Gönderen
Unknown
zaman:
06:24
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Kitap,
Milan Kundera
Yürümek
Pazartesileri benimle yürümeyeceğiniz düşüncesini aklıma bile getirmek istemem, diyor Oehler. Ve pazartesileri de tek başına yürümek zorunda olmayı hiç düşünemem. s.10
Doğanın kendi umutsuz ve acınası yaratıklarına karşı bu kadar büyük bir kayıtsızlık üretebilmesi.Bu sınırsız acı çekme kapasitesi diyor Oehler. Bu sınırsız üretmenin buluş zenginliği ve felakete dayanıklılık.Bu gerçekten bu sokakta sırf binlere varan bireyin iğrençliği.Aklınız almadan ve umutsuzca bakmak zorundasınız, diyor Oehler, günbegün yığınla yeni ve gittikçe büyüyen insan mutsuzluluğu üretilmesine,bu kadar çok insan çirkinliği ve insan iğrençliği diyor her gün süreklilikle ve görülmemiş inatla.Siz kendinizi tanıyorsunuz, diyor Oehler, tıpkı benim kendimi tanıdığım gibi, işte böyle bütün bu insanlar da, bizden başkası değiller, ama buna rağmen mutsuz ve umutsuz ve temelden kayıplar.O, Oehler, radikal biçimde konuşacak olursak, insanlığın bütünüyle yok olmasından yana, ona kalsaydı, artık çocuk, bir teki bile ve dolayısıyla insan, bir teki bile olmamalı, dünya yavaş yavaş ölüyor diyor,Oehler, gittikçe daha az insan sonunda sadece bir kaç insan olmalı, sonunda hiçbir insan, hem de hiç mi hiç insan kalmamalı. Ama bu şimdi söylediği,dünyanın yavaş yavaş yittiği ve insanların yavaş yavaş doğal yollarla azaldığı ve dünyadan tamamen yok olmalarını sağlamak, sadece ve artık tamamen bütünsel bir biçimde bir tek düşünçe ile birlikte çalışan beynin taşkınlığıdır ve Oehler bunu bütünüyle saçmalık olarak nitelendiriyor.Elbette yavaş yavaş ölen, sonunda insansız kalan dünya mutlaka en güzeli olurdu, diyor Oehler. Ardından bu düşünce doğal olarak saçmadır diyor. Ama bu, diyor Oehler, gittikçe daha çok insanın gittikçe daha çok artan bir erişilmezlikle ve gittikçe daha büyük bir felaket yarattığının günbegün akıl almaz bir biçimde seyretmek zorunda kalındığı gerçeğini değiştirmez, tıpkı sizin gibi aynı acı çekme kapasitesini ve aynı korkunçluğu ve aynı çirkinliği ve aynı iğrençliği yaptığını ve yıllar geçtikçe hep daha büyük bir acı çekme kapasitesine ve korkunçluğa ve çirkinliğe ve iğrençliğe dönüştüğünü. s.18-19
Çünkü gerçektende uzun süre aynı yoğunlukta yürümek ve düşünmek olanaksızdır bir defa yoğun yürürüz ama, yürüdüğümüz yoğunlukta düşünmeyiz sonra yoğun düşünürüz ve düşündüğümüz yoğunlukta yürümeyiz. Bir defa yürüdüğümüzden daha yüksek bir düşünce bilincinde düşünürüz ve bir defa düşündüğümüzden çok daha yüksek düşünme bilincinde yürürüz ama aynı düşünce bilinciyle yürüyüp düşünebiliriz diyor…s.62
Tweet
Doğanın kendi umutsuz ve acınası yaratıklarına karşı bu kadar büyük bir kayıtsızlık üretebilmesi.Bu sınırsız acı çekme kapasitesi diyor Oehler. Bu sınırsız üretmenin buluş zenginliği ve felakete dayanıklılık.Bu gerçekten bu sokakta sırf binlere varan bireyin iğrençliği.Aklınız almadan ve umutsuzca bakmak zorundasınız, diyor Oehler, günbegün yığınla yeni ve gittikçe büyüyen insan mutsuzluluğu üretilmesine,bu kadar çok insan çirkinliği ve insan iğrençliği diyor her gün süreklilikle ve görülmemiş inatla.Siz kendinizi tanıyorsunuz, diyor Oehler, tıpkı benim kendimi tanıdığım gibi, işte böyle bütün bu insanlar da, bizden başkası değiller, ama buna rağmen mutsuz ve umutsuz ve temelden kayıplar.O, Oehler, radikal biçimde konuşacak olursak, insanlığın bütünüyle yok olmasından yana, ona kalsaydı, artık çocuk, bir teki bile ve dolayısıyla insan, bir teki bile olmamalı, dünya yavaş yavaş ölüyor diyor,Oehler, gittikçe daha az insan sonunda sadece bir kaç insan olmalı, sonunda hiçbir insan, hem de hiç mi hiç insan kalmamalı. Ama bu şimdi söylediği,dünyanın yavaş yavaş yittiği ve insanların yavaş yavaş doğal yollarla azaldığı ve dünyadan tamamen yok olmalarını sağlamak, sadece ve artık tamamen bütünsel bir biçimde bir tek düşünçe ile birlikte çalışan beynin taşkınlığıdır ve Oehler bunu bütünüyle saçmalık olarak nitelendiriyor.Elbette yavaş yavaş ölen, sonunda insansız kalan dünya mutlaka en güzeli olurdu, diyor Oehler. Ardından bu düşünce doğal olarak saçmadır diyor. Ama bu, diyor Oehler, gittikçe daha çok insanın gittikçe daha çok artan bir erişilmezlikle ve gittikçe daha büyük bir felaket yarattığının günbegün akıl almaz bir biçimde seyretmek zorunda kalındığı gerçeğini değiştirmez, tıpkı sizin gibi aynı acı çekme kapasitesini ve aynı korkunçluğu ve aynı çirkinliği ve aynı iğrençliği yaptığını ve yıllar geçtikçe hep daha büyük bir acı çekme kapasitesine ve korkunçluğa ve çirkinliğe ve iğrençliğe dönüştüğünü. s.18-19
Çünkü gerçektende uzun süre aynı yoğunlukta yürümek ve düşünmek olanaksızdır bir defa yoğun yürürüz ama, yürüdüğümüz yoğunlukta düşünmeyiz sonra yoğun düşünürüz ve düşündüğümüz yoğunlukta yürümeyiz. Bir defa yürüdüğümüzden daha yüksek bir düşünce bilincinde düşünürüz ve bir defa düşündüğümüzden çok daha yüksek düşünme bilincinde yürürüz ama aynı düşünce bilinciyle yürüyüp düşünebiliriz diyor…s.62
Gönderen
Unknown
zaman:
01:12
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Kitap,
Thomas Bernhard
Vivre Sa Vie
29 Kasım 2010 Pazartesi

Birdenbire söyleyeceklerimi unuttum; bu bana çok sık olur. Ne söylemek istediğimi bilirim. Neden söylemek istediğimi bilirim. Ama konuşma zamanı geldiğinde, konuşamam.
- Bu herkesin başına gelir. "Üç Silahşörler"i hiç okudun mu? - Hayır. Ama filmini gördüm. Neden? -Çünkü, orada bir Porthos vardır.Aslında "Yirmi Yıl Sonra"dan bahsediyorum. Porthos, uzun boylu, güçlü, biraz da aptal biridir.Hayatı boyunca hiçbir şeyi düşünmemiştir. Bir mahzene orayı havaya uçurmak için bomba yerleştirmesi gerekmektedir. Bunu yapar. Bombayı yerleştirir, fitili ateşler. Sonra da elbette koşarak uzaklaşır. Ama o an, birden düşünmeye başlar. Koşarken adımlar birbirini bu kadar seri bir şekilde nasıl takip etmektedir? Belki bunu daha önce sen de düşünmüşsündür. Bu düşünce yüzünden donar kalır. Hareket edemez, ilerleyemez.Bomba patlar ve mahzen üzerine çöker. İlk etapta güçlü omuzlarıyla direnmeye çalışsa da, bir ya da iki gün içinde, ezilerek hayatını kaybeder. Düşünmeye başladığı ilk an onun ölümünün sebebi olmuştur. -Bana bu hikayeyi neden anlattınız? -Nedeni yok, sadece konuşma olsun diye. -Neden insanlar sürekli konuşmak zorunda? Belki de bu kadar çok konuşmamalı, hayatı sessizce yaşamalıyız. Ne kadar çok konuşursak, kelimeler de anlamlarını o kadar yitiriyor. - Belki. Ama bu mümkün mü? - Bilmiyorum. -Bence konuşmadan yaşayamazdık.
- Ben konuşmadan yaşamak isterdim. - Evet, güzel olurdu, değil mi? İnsanların birbirlerini daha çok sevmeleri gibi. -Ama maalesef mümkün değil. - Ama neden? Sözcükler sadece insanların düşüncelerini ifade etmeli. Bize ihanet etmemeli. - Doğru ama biz de onlara ihanet ediyoruz. İnsan kendini ifade etmeliydi. Ve o bunu, yazarak yaptı. Düşün, Platon gibi biri hâlâ anlaşılıyor - anlaşılabiliyor. O, Eski Yunan'da yaşamıştı, 2500 yıl önce. Şu an kimse o dili bilmiyor, en azından tam olarak. Buna rağmen, hâlâ bizlere ulaşıyor. İşte bu yüzden kendimizi ifade ediyoruz. Ve etmek zorundayız. -Neden? Birbirimizi anlamak için mi? -Düşünmek zorundayız ve düşünmek için de sözcüklere ihtiyacımız var. Çünkü düşünmenin başka bir yolu yok. İletişim kurabilmek için konuşmalıyız; hayatın gereklerinden biri de bu. -Evet ama bu çok zor. Bence hayat kolay olmalı.Sizin "Üç Silahşörler" konuşmanız iyi bir hikaye olabilir.Ama korkunçtu.-Evet ama bir işaret noktası vardı.Bence, insan ancak bir süre yaşamdan feragat ettiği zaman konuşmayı öğrenir. - Bedel budur. - Yani konuşmak ölümcül müdür? -Konuşmak neredeyse bir yeniden doğuş demektir. Bir anlamda, yaşamın diğer boyutudur. Yani bir insan konuşabilmek için, yaşamının konuşma olmayan bölümünden geçiş yapmalıdır.Söylemek istediğim şeyi net olarak ifade edemiyor olabilirim ama İnsanı, düzgün bir şekilde konuşmaktan alıkoyan şey,yaşamdaki bu ikilemin farkında olmayışından kaynaklanmaktadır.Ama insan günlük yaşamını sürdüremez.Bilemiyorum, bu Ayrımla! Dengeyi kendimiz kurarız. Sessizlikten, sözcüklere geçişimizin sebebi de budur.Bu ikilemin arasında gider geliriz çünkü hayatın devinimi bunu gerektirir. İnsan bu şekilde, günlük yaşamdan daha üstün bir yaşama yükselir: Düşünce yaşamına! Ama işte bu yaşam da, insana, günlük yaşamından tamamiyle sıyrılmasını şart koşar.-O halde, düşünmek ve konuşmak aynı şey midir? -Öyle, öyle. -Bu konuda Platon'un şöyle bir sözü vardır: "Hiç kimse düşünceyi, onu ifade eden sözcüklerden ayıramaz." Düşüncenin zorlayıcı şartı, onun ancak sözcükler vasıtasıyla kavranmasıdır.
-Peki insan, yalan riskini de üstlenmeli midir? -Yalanlar da maceramızın bir parçasıdır. Hatalar ve yalanlar birbirlerine benzer. Tabii burada sıradan yalanlardan
bahsetmiyorum. Birine gideceğine dair söz verirsin; ama canın istemez ve gitmezsin. Görüyorsun ya, bunlar basit şeyler. Ama incelikli bir yalan hatadan biraz daha farklıdır. İnsan bazen düşünür ama bir türlü doğru sözcüğü bulamaz. Bazen ne söyleyeceğini bilemeyişinin sebebi budur. Doğru sözcüğü bulamamaktan korkarsın. Tek açıklaması bu. -İnsan, doğru sözcüğü bulduğundan nasıl emin olabilir? -Çalışması gerekir.Gayret etmelidir.Kişi, kendini doğru bir şekilde ifade edebilmelidir. söylenmesi gerekeni söylemeli,yapılması gerekeni yapmalıdır;incitmeden, zarar vermeden. Her insan doğruyu bulmaya çalışmalı. -Biri bana şöyle demişti: "Her şeyde bir doğru vardır, hatalarda bile." -Bu doğru. Fransa .yüzyılda bu gerçeği göremedi. Onlar, insanların hatalardan kaçınabileceklerini düşündüler. Ve dahası, insanların doğru yolu kolayca bulabileceklerini sandılar. Bu mümkün değildir. Buna karşılık, Kant, Hegel ve Alman Felsefesi ise bizlere, doğruya ulaşmanın tek yolunun hatalardan geçtiğini gösterdi.
-Aşk hakkında ne düşünüyorsunuz? -Onun da üstesinden gelinmeli.Leibnitz, hayattaki anlamlı rastlantılara dikkat çekti. Ne de olsa, hayat kimi zaman tesadüfi, kimi zamansa zaruri gerçeklerin bir bileşkesidir.Alman felsefesi ise bize şunu gösterdi: Hayatta her insan hatalarıyla yaşar. Önemli olan bunlarla baş edebilmektir.-Aşkın, hayatın tek gerçeği olması gerekmiyor mu? -Bunun için, aşkın hep aynı gerçeği işaret etmesi gerekir. Bu güne kadar hiç aşık olduğu şeyin ne olduğunu bilen birine rastladın mı? -Hayır. Yirmili yaşlarında bunu bilemezsin. Yaptığın tek şey, keyfi seçimlerde bulunmaktır. "Seviyorum" kelimesi çoğu zaman fütursuzca sarf edilir. Neyi sevdiğinden emin olmak için ihtiyacın olan şey ise, olgunluktur. Doğruyu aramak! İşte yaşamın gerçeği budur. Ve aşk eğer gerçekse, ancak o zaman bir çözüm olur.
Gönderen
Unknown
zaman:
06:55
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Jean Luc Godard,
Sinema
Lord of the Flies
23 Kasım 2010 Salı

Şeytanminaresi bende!
Jack, bırak konuşsun! Şeytanminaresi onda!
Kes sesini sen de! Sen kim oluyorsun da millete emirler veriyorsun? - Avdan anlamazsın. Şarkı söyleyemezsin.
- Ben şefim. Seçildim!
Seçilmiş olman ne fark eder? Milletin ne yapacağına sen mi karar vereceksin? -
Şeytanminaresi Domuzcuk'ta.
- Sen hep Domuzcuk'a arka çık!.
- Jack!- Jack Jack! - Kuralları çiğniyorsun!
- Kimin umurunda? Kurallardan başka bir şeyimiz yok ki bizim!
Kuralların canı cehenneme! Biz güçlüyüz. Biz avlanırız
Gönderen
Unknown
zaman:
14:27
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Peter Brook,
Sinema
Sevgili Arsız Ölüm
Derken kar yağmaktan yoruldu.Rüzgar duruldu.Bahar geldi.Tarlalar göverdi.Köyün yaşlı leyleği tısılaya tısılaya gelip köyün başındaki palamut ağacına yuva kurdu. O sıralar köyde, Minare Kırığı'nın "Komünist" olduğunu duyuldu. Çocuklar bir okulun bahçesinde, bir ağılın başında toplaşıp öğretmenlerini beklediler.s.39
Tweet
Gönderen
Unknown
zaman:
12:54
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Kitap,
Latife Tekin
Ormanda Ölüm Yokmuş
Yapraklar yerli yerinde duruyordu neyse ki! Orman resimleri, taşlar.Yapraklar da bulutlar gibi rüzgarı görünür kılıyor, yaprakların kıpırtısı, bulutların hareketi olmasa boşluğun ürkütücü derinliğiyle yüz yüze kalırdık. Yatağına uzanıp doyasıya inledikten sonra gözlerini odasının tavanına çaktığı jakaranda dalına verip ümitsiz bir ayıklıkla, "Ne gelecek bilmiyoruz" diye mırıdandı. O zaman, Yasemin'le ormana gitmek için sözleştiklerini anımsadı. Sonra, birlikte yalnızlığa gömüldükleri o boğucu yaz akşamını. Öyle ağlıyordu ki başını kaldırıp Yasemin'e bakamıyordu bile, ama kararı karardı. Ne yapıp yapıp kendimizi bu hava içinde tutmalıyız. Artık sesinde o eski ruh yoktu. "Ne kadar uzatabilirsek..." Gücünün sınırlarına gelip dayandığını, direncinin kırılmak üzere olduğunu hissederek bakışlarını tavana yaptığı bulut resimlerinin üzerinde dolaştırdı ve Yasemin'in kapıya yaklaşan ayak sesini duyunca, odasına saçılacak gündüz kokusundan korunmak ister gibi yorganı yüzüne çekti. Tatlı sarı yapraklar...İncecik. Jakaranda dalını, pencereye doğru uzanan büyük bulutun ucuna çakmıştı. Gözlerinde kalan o yüz...El Greco'nun adamlarının yüzüne benziyordu.s.13
Tweet
Gönderen
Unknown
zaman:
12:47
0
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Kitap,
Latife Tekin
The Idiots (Idioterne)
22 Kasım 2010 Pazartesi

The Idiots. Akılsızlaşmaya, delirmeye çabalayan bir grup insanın hikayesi...
Filmden :
Kimseyi mutlu etmedikten sonra bir toplumun sürekli zenginleşmesinin ne anlamı var? Mesela taş devrini düşün. O zamanlar geri zekalıysan ölürdün. Bugün öyle olmak zorunda değil. Geri zekalı olmak hem lüks, hem de ileriye doğru bir adımdır. Geri zekalılar geleceğin insanlarıdır. İnsan geri zekalılığı bulabilirse, bu tam olarak kendi geri zekalılığıdır.
Gönderen
Unknown
zaman:
05:15
2
yorum
Bunu E-postayla Gönder
BlogThis!
X'te paylaş
Facebook'ta Paylaş
Etiketler:
Lars von Trier,
Sinema
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)