Mezarlarınıza tüküreceğim

8 Nisan 2012 Pazar

Tom'un evi satabileceğini düşünüyordum; cepte para olursa, Moronlar'ın başına dert açabilirdik, hatta üçünden birini mahvedebilirdik, ama düşüncesine göre hareket etmesini engellemek istemiyordum. Ben de kendime göre yapıyordum işimi. Kafası hala Tanrı'ya ve iyiliğe dair önyargılarla doluydu. Tom fazla nasumluydu, bu da onun sonu olacaktı. Sanıyordu ki iyilik yapmakla iyilik bulunur, oysa böyle bir şey olsa bile bu sadece bir rastlantıdır. Önemli olan tek bir şey vardırİ o da öç almak, hem de fazlasıyla. Benden daha da beyaz tenli çocuğu düşünüyordum. Anne Moran'ın babasıçocuğun kızına kur yaptığını ve birlikte çıktıklarını öğrendiğinde bu iş uzun sürmemişti. Ama çocuk bu şehirden hiç çıkmamıştı.

Ama ben on yıldan daha uzun süredir uzak kalmıştım buralardan ve aslımı bilmeyen insanlarla temas ede ede bize aşıladıkları aşağalık duygusundan yavaş yavaş kurtulmuştum, bir dürtü gibi bu aşağalık duygusu; Tom'un patlamış dudaklarından acıma sözleri dökülmesine, Beyaz Adam'ın ayak seslerini işitir işitmez kardeşlerimizin dehşet içinde, böcekler gibi, kaçacak delik aramasına yol açar; ama biliyorum. Beyaz Adam'ın derisine sahip olmakla onu ele geçirmek kolaylaşır, çünkü kendi benzerleriyle çenesi açılır ve kendine ihanet eder.

Su, Tüyün Üzerinde Bekler.

15 Şubat 2012 Çarşamba


Tablonun sırtına, bir köşesine kumaşın, ince uclu fırçasıyla "Sakatlar işleriniz gani olsun" yazmış.Uzmanlar, sanat tarihçileri, yaşlı Brueghel'in yaşlılık döneminde gerçekleştirdiği bu ünlü tablonun bildirisi bağlamında yorumlardan yorumlara koşuyorlar. Belki de son bitirdiği yapıtı bu - tam bilinemiyor. Bir türlü vasiyet sayılabilir mi? Yoksa, ressamın Hayat'tan çıkardığı ana sonuçla mı karşıkarşıyayız? Çağ simgelerin, dolayımlı anlatımın gözde olduğu bir çağ.

Beş kötürüm dilenci, tahta bacaklarının üzerinde, köy meydanını andıran bir yerden beş ayrı yöne doğru harekete geçiyorlar: Sanki oradan, yeryüzüne yayılacaklar. Giysileri, özellikle de şapkaları dikkat çekmiş öteden beri. Kralı, papazı, kentliyi, köylüyü taşıdıkları doğru mu? Düpedüz onlar mı, onlar gibi mi giyinmişler? Brueghel'in toplumun her üyesi, her sınıf için bir dilenci temsilci yerleştirmiş olduğu tablosuna, mantıksız görünmüyor bana: Rastladığım berduşları gözümün önüne getiriyorum, her birinin bir başka şey (yönetici, işadamı, tüccar, aydın, şair, emekçi, toprak adamı) pekala olabilecekken kaymayı seçtiklerini, kaymaya seçildiklerini fark ediyorum. Sonra, aynı işlemi ters yönde gerçekleştirmeyi deniyorum. Şapkalarıyla insanları seçiyorum gözümden, tıpatıp yerine oturuyor herşey bu avuç içi kadar tabloda.

Ya altıncı kişi, diye sorulacaktır tabii. Resmin sağ üst köşesinde sanat tarihinin "gizemli" olarak nitelemekle yetindiği, iki adım daha atınca tablodan çıkacak olan şahıs kim gerçekten de? Yalnızca arka plandan geçip giden, geçip gitmeyi üstlenen biri mi?

Elinde tuttuğu çanağı andıracak nesneye bakılacak olursa: Toplamış o.

Burada, o toplayasıya dağınık duran birşeyleri toplamış - yanyana, biraraya getirmiş.

Nereden gelmiş olabileceğini kestiremiyoruz.

Nereye gittiğini de.

Ola ki, diyorum, tablonun arkasına, topladığı cümleyle yönelen,

cümlesini,

cümlemizi

içeren, taşıyan, ileten

kelimdir.

Sonra, iki cümle arası, gene susuyorum.

The Turin Horse

18 Aralık 2011 Pazar



Palinkam bitti. Bir şişe verir misin? Rüzgâr çok şiddetli esiyor. Ortalığı mahvediyor.

- Neden mahvetsin ki?

Çünkü her şey mahvoluyor.Her şey değersizleşti.Fakat şunu söyleyebilirim ki,onlar mahvetti ve değersizleştirdi her şeyi.Çünkü sözde masumane insani yardımla gelen bir çeşit afet değil bu. Tam tersine. İnsanın kendi kararlarıyla ilgili bu, kendi kararlarının kendisinin önüne geçmesiyle. Tabii ki bunda Tanrı'nın da eli var, hatta bana kalırsa, büyük bir payı var. Ve bu pay ne olursa olsun, hayal edebileceğin en korkunç yaratılışa sahip. Çünkü görüyorsun sen de, dünya bayağılaştı.


Benim ne söylediğimin bir önemi de yok, çünkü her şey satın alınarak değersizleştirildi. Sinsi, alçakça bir savaşla ele geçirdiklerinden beri, her şeyi adileştirdiler. Her neye dokundularsa, ki her şeye dokundular, onu değersizleştirdiler. İşte bu nihai zafere kadar giden yoldu. Muzaffer bir sona doğru giden. Ele geçir, değersizleştir. Değersizleştir, ele geçir. Ya da istersen farklı şekilde de
ifade edeyim: Dokun, değersizleştir ve dolayısıyla ele geçir. Ya da; dokun, ele geçir ve dolayısıyla değersizleştir. Durum bu şekilde yüzyıllardır devam ediyor. Yüzyıldan yüzyıla, her çağda. Bazen sinsice, bazen kabaca, bazen kibarca, bazen acımasızca, ama durmaksızın devam ediyor. Değişmeyen tek şey ise şekli, pusudaki bir sıçan saldırısı gibi. Çünkü bu mükemmel zafer, diğer taraf için de aynı şekilde gerekliydi. Mükemmel, bir şekilde önemli ve asil olan her şey böylesi bir savaştan kaçınmalı.
Herhangi bir mücadeleye girmemeli, bu sadece bir tarafın aniden mükemmelliğini, büyüklüğünü ve asilliğini kaybetmesi demek. Şimdi kurdukları pusudan yönettikleri dünyaya saldırıyor bu kazanan galipler ve birilerinin onlardan bir şey saklayabileceği küçük bir köşe dahi yok. Ellerini attıkları her şey zaten onların çünkü. Ulaşamayacaklarını düşündüğümüz şeyler bile, ki onlar her yere ulaşır,
onların.Çünkü gökyüzü şimdiden onların, düşlerimizin olduğu gibi.Onların zaman, doğa ve sonsuz sessizlik. Hatta ahlaksızlık bile onların, anladın mı? Her şey ama her şey sonsuza dek kayboldu!

Ve o asil, önemli ve mükemmel pek çok şey orada kaldı, bilmem izah edebildim mi? O noktada çark ettiler, durup anlamaya başladılar, ve kabul etmek zorunda kaldılar, ne tanrının ne de tanrıların olmadığını. Mükemmel, önemli ve asil olanın ise bu doğruyu en başından beri anlayıp kabul etmesi gerekiyordu. Tabii onlar bunu anlamaktan oldukça yoksundu. İnanmış ve kabul etmişlerse de, bunu anlamamışlardı.Şaşkın ama boyun eğmemiş bir şekilde orada dururlarken bir şey oldu ve, beyinlerinde çakan bir kıvılcım, sonunda onları aydınlattı. Ve birden ne tanrının ne de tanrıların olmadığını fark ettiler. Birden ne iyinin ne de kötünün olmadığını gördüler. Akabinde görüp anladılar ki, eğer öyleyse aslında kendileri de yoktular! Söndüler, yanıp kül oldular dediğimiz an bunlar olmuş olabilir sanıyorum. Çayırda cayır cayır yanmaya bırakılan bir ateş gibi söndü ve yanıp kül oldu. Biri daimi kaybedendi, diğeri doğuştan kazanan. Mağlubiyet, galibiyet.

Mağlubiyet, galibiyet, ve bir gün, yine bu civarlarda, fark etmek zorunda kaldığım, ve sonunda fark ettiğim bir şey oldu, ben hatalıydım. Şu dünyada herhangi bir değişimin asla olmamış olduğunu, ve asla olamayacak oluşunu düşünürken,
gerçekten de hatalıydım. Çünkü, inan bana, artık biliyorum ki, bu değişim aslında gerçekleşti.

Deliliğe Övgü

15 Aralık 2011 Perşembe

...Demek ki bilimler, insanın hayatına askıntı olan öteki afetlerin arasında dünyaya gizlice giriverdiler. Onlar doğumlarını, bütün cinayetleri ve fesatları yaratanlara, yani ifritlere, isimlerini bu uğursuz bilimlerden alan felaketli cinlere borçludurlar.
Altın çağının insanları bu boşuna ve zararlı bilimleri hiç tanımazlardı; doğanın dürtülerine boyun eğerek içgüdülerine tatlı tatlı uyarlardı. Madem ki hepsinin bir tek dili vardı ve yalnız birbirlerini anlamak için konuşurlardı, o halde gramer nelerine yarardı? Madem aralarında hiçbir zaman boş kavgalara yol açacak karşıt düşünceler yoktu, o halde tartışmaya ne gereksimleri olurdu? Hiçbir kavgası olmayan kimselerin, retorik nelerine yarardı? Ahlakları daha temiz ve masum olan bu insanlar, cinayetleri cezalandırmak, ahlaksızlıkların önünü almak için bilge ve tedbirli kanunlar yapmayı nasıl düşüneceklerdi? Bunlar tanrılarına saygıyla dolu olduklarından, doğanın sırlarını çözmeye, yıldızların uzaklıklarını, dönüşlerini, etkilerini bilmeye, her şeyin gizli nedenlerini keşfetmeye uğraşan o kafirce meraka sahip değillerdir. Zavallı ölümlülerin zekalarına doğa tarafından çizilen sınırları geçmeye yeltenince, cinayet işlemiş olacaklarına inanırlar. Göğün öte tarafında neyin bulunduğunu bilmek isteğine gelince, bu, kafalarından asla geçmemiş olan bir çılgınlıktır.
Altın çağının masumluğu yavaş yavaş bozulunca, muzir cinler, evvelce dediğim gibi, bilim ve sanatları icat ettiler. İlkönce bunların sayısı azdı; pek az kişi bunlarla meşgul olurdu. Az sonra, Keldaniler'in boş inançları ve Grek'lerin işsiz güçsüzlüğü yüzünden, bunlardan pek çok sayıda icat olundu ve her biri zihinlere birer işkence kesildi. Zira, en önemsizlerinden biri olan gramer, tek başına bir adama bütün ömrünce eziyet etmeye yeter. Bununla beraber, bütün bu bilimler arasında, en faydalıları sağduyuyla yani delilikle en çok ilgili olanlardır. Teologlar açlıktan ölüyorlar, fizikçiler pinekliyorlar, astrologlarla alay ediliyor, münazaracılar hor görülüyor. Hekim ise, kendi başına bütün bu kimselerden daha değerlidir. Sanatının güç olmasına karşın, o ne kadar cahil, gafil, yüzsüzse, halkın hatta en zengin prenslerin güvenini de o oranda kolay kazanır. Zaten tıp özellikle çoğu hekimlerin bugün uyguladıkları şekilde olursa, bir çeşit yüze gülücükten başka bir şey değildir; bu bakımdan da retoriğe oldukça benzer. Hekimlerden sonra, hukukçular sırada ikinci yere layıktırlar; hatta, hakça düşünülürse, birinci yeri istemeye layık değil midirler, bilmiyorum. Her ne ise, bütün filozoflar (zira kendi hakkımda bunu söylemek istemem), onlarla alay etmekte, onlara eşek gözüyle bakmakta birbirleriyle uyuşurlar, fakat bu alemin büyük ve küçük işlerini keyiflerine göre düzenleyenler, gene bu eşeklerdir. Bu cahiller, gelirlerini artırırlar; oysa tanrısallığın bütün gizlerini bilen teolog, bir tabak kötü sebzeyi miskin miskin yer ve vücudunu kemiren haşarata karşı sürekli bir savaş vermek zorunda kalır.
Madem ki deliliğe yakın bilimler bizi, daha uzak olanlardan fazla mutlu eder, o halde bilimlerle hiç ilişkisi olmayan kişiler, saf doğadan başka rehberleri olmadığından, ne kadar mutludurlar. Onlar da insanlığa çizilmiş sınırlar içinde kaldıkça, bu sadık rehber tarafından hiç terk edilmezler. Doğa, onu örten ve engel olan her şeyin düşmanıdır, ve doğanın yetki eserleri, sanat tarafından bozulmamış olanlardır.
Öyle ya, bütün hayvanların en bahtiyarları, kural ve özentisiz yaşayıp doğa kanunlarından başka kanun tanımayanlar değil midir? Arılardan daha mutlu, hayranlığımıza daha layık bir hayvan var mıdır? Her ne kadar insan gibi beş duyuya sahip değillerse de, onların mimarisi, sizinkine sonsuz derecede üstün değil midir? Cumhuriyetleri sizin filozofların tasarladıklarından bin defa daha mükemmel değil mi?..

Trainspotting

16 Kasım 2011 Çarşamba



gençler tanışmışlar birbirlerini sevmişler, eh siz siz olun tanıdıklarınızı çok sevmeyin.

The Bothersome Man

3 Kasım 2011 Perşembe



Kek ister misiniz?

Melancholia

12 Ekim 2011 Çarşamba



nasıl olmasını isterdiniz ?

La Jetée

6 Ekim 2011 Perşembe



sadece fotoğraflardan kurulu bir gerçek... devam edip etmemek sizin elinizde.

Trzy kolory: Bialy

12 Eylül 2011 Pazartesi



istediğim tek şey eşitlik, nerede mi? en eşit olmayacak yer olan aşk'da.

Masculin féminin: 15 faits précis

6 Ağustos 2011 Cumartesi




- Masculin feminin için genclik hakkında bir filmdir denilebilir mi?

Godard - hayır, öyle oldugunu düşünmüyorum. daha çok gencligin fikri üzerine bir film. felsefi bir fikir ama pratik bir fikir değil. bir nevi geri tepkime gibi. daha genc bir bakış diyelim. eger insanlar 40 yasındayken bir tepkiye aynı yoldan tepki vermiyorlarsa, bu cok basit, cünkü henüz 19'undadırlar, 40 yasında değildirler. demek istedigim, bu genclik üzerine cekilmiş bir deneme ya da analiz değildir, hatta film bir cok acıdan romandan ziyade sosyolojiye daha yakındır. gencligin konusması olarak adlandıralım ama biraz müzikle alakalı, "genclige konçerto" gibi. bütün müzik notaları, romanlara girdikten sonra bir digerinden nasıl ayırtedilebilir, nasıl farklılaştırılabilinir, kelimeler genc, fakat anlamları işaretlerimden geliyor. gençligin henüz deforme olmamış izlerini aldım, -ki zaten o zaman bu izlerim henuz defalarca kez kullanılmamıstı, masculin feminin'de ilk kez kullanıldılar. şimdi üzerinden zaman gectikten sonra artık üzerine konusabilirim cünkü bu filmi yaptıgımda ne yapmak istedigim üzerine en ufak bir fikrim yoktu.

- Hikayenizin gidişatı bir maupassant hikayesi üzerinden mi yola cıkmıştı?

Godard: teorik olarak öyle evet, aslında başladıgım şey maupassant'ın "paul mistress" hikayesiydi, bu hikayde bir erkek bir kıza asık oluyor fakat işler o kadar da iyi gitmiyor cünkü kız başka bir kıza aşık. ve sonunda ben ne zaman kendimi yükseltmek için bir "duvar" kullansam, işler yoluna giriyordu, sonra baska bir şey kesfettim, kullandıgım duvarı unutmustum. genc insanlar tuttum, onlar da benimle ilgilendiler, cok profesyonel bir seyle ugrasıp ugrasmamam onları ilgilendirmiyordu pek. onları konusturdum, bu film için aslında bir tür yoklama denilebilir ama bu denilecekse eger, geniş çaplı bir yoklama denilmeli. herşeyin oldugu, nerde ve nasıl davranılacagının anlasılması gereken bir yoklama. gencler birbirleriyle konustukları her an birbirlerinin yoklamaya calısıyorlardı, erkek kızla konustugunda, kızı idrak etmeye calısıyor, ve kız erkege bir şey soylediginde onu anlamaya calısıyordu. ben de hepsinin bir tür haritasını aldım, onlarsa her biri, birbirinde bir iz bıraktı. "sürekli bir iz sürme, yoklama" denilebilir.



pc: Godard söyleşisi, ekşi sözlük kaynaklarından.

Satranç

12 Temmuz 2011 Salı

Kendime karşı oynamaya kalkıştığım andan itibaren,bilinçsizce meydan okumaya başlıyordum. Siyah ve beyazdan oluşan her iki ben de yarışa girişmeden edemiyordu ve her ikisi de yenmek,kazanmak için kendine göre bir hırsa,bir sabırsızlığa kapılıyordu;siyah olan ben,beyaz olan ben'in yapacağı her hamleyi heyecanla bekliyordu.bir tanesi bir yanlış yapınca ,öteki ben sevinçten havalara uçuyor ve aynı anda da kendi beceriksizliğine kızıyordu.

Kibrit Çöpleri

26 Haziran 2011 Pazar

Küçük bir sahil kasabasında yaşarlar.Görenler yeni evli sanırlar onları.Oysa hep kavga ederler.Kalabalıkta, meydandaki çay bahçesinde, sokakta artık nereye denk gelmişse...Uluorta insanların içinde, kendi evlerinin oturma odasında kavga ediyormuş gibi rahat rahat kavga ederler.O sırada etrafta olanları, yoldan geçenleri, durup bakanları asla umursamazlar. Seyredildiklerine aldırmaz, çevrelerine biriken kalabalığa dönüp bakmazlar bile.Onları kavgasını izlemeye herkes bayılır; çünkü onlar kavga ederken birbirlerini ne kadar sevdiklerini anlarsınız.

Başka hiçbir karı kocanın kavgasında göremeyeceğiniz kadar büyük bir sevgi, tutku, ateş ve sahiplenme vardır bağırış çağırışlarında.Ağızlarına geleni uluorta söylediklerinde bile, birbirleri için aziz olanı dokunmadıklarını, gurur kırıcı tek bir laf etmediklerini görürsünüz..Belki karı-koca olmalarına değil, ama aşklarına duydukları derin saygıyı görürsünüz.Birbirini bulmuş iki deliden çok, birbirini bulmuş iki aşık olduklarını görürsünüz.

Sylvia

23 Haziran 2011 Perşembe



2003 yapımı Ted Hughes ve Sylvia Plath ilişkisini anlatan bu parçamızı Sylvia Plath'ı hala tanımayanlara ithaf ediyoruz.

Beyaz Geceler

“Daha neler duyacaksınız Nastenka! Size Nastenka demekten hiç bıkmayacağım. Bu köşelerde yaşayanlar garip, hayalperest insanlardır. Bir hayalperest – eğer tam tanımını öğrenmek isterseniz- tam olarak insan sayılmaz. Cinsiyeti olmayan bir yaratıktır. Sanki gün ışığından bile saklanmak istiyormuş gibi, genellikle ulaşılmaz köşelerde oturmayı seven, bir kez köşesine çekilince de oraya salyangoz gibi yapışan, hatta bu bakımdan eviyle tek parça olabilen o komik hayvan kaplumbağaya da benzetilebilen bir yaratıktır. Sizce istisnasız yeşil boyalı, kirli, kasvetli ve mutlaka tütün kokan duvarlarına neden bu kadar düşkündürler? Yeni arkadaşlarından biri onu ziyarete geldiğinde – zaten çok az arkadaşı kalmıştır- neden bu tuhaf adam sıkılgan bir bakışla onu karşılar? Neden bu kadar huzursuzdur? Neden sanki evinde cinayet işlenmiş ya da sahte para basıyormuş gibi sıkılmaktadır? Ya da neden sanki bir matbaaya imzasız bir mektup yazıp ilişikte gönderdiği şiirlerin ölen bir dostuna ait olduğunu ve kutsal görevi olarak onları bastırmak istediğini söyleyip, aslında kendi şiirlerini gönderirken yakalanmış gibi utanır? Söylesenize bayan Nastenka, neden iki arkadaş arasındaki sohbette söz tıkanır? Zamansızca geliveren ve başka zaman olsa güle oynaya konuşan, şakalaşan şaşkın ziyaretçinin dudaklarından, neden tek bir kahkaha ya da nükteli bir kelime çıkmaz? Ya kadınlar hakkında sohbet? Ya başka tür neşeli konuşmalar? Peki neden, belki de yeni tanışılmış ve ilk ziyaretini yapan- ve bir daha da ikincisini yapmayacak olan- bu ziyaretçi kendisi de sıkılır; neden zekasına rağmen – tabii eğer varsa- durumu düzeltmeye çalışan, konuşmayı canlandırabilecek bir konu bulmak, kendisinin de bu dünyanın adamı olduğunu ve kadınlardan konuşabileceğini kanıtlamak için boşu boşuna çırpınmaktan altüst olan ev sahibinin şaşkın suratına bakınca dili tutulur? Ev sahibi yanlış yere gelmiş, yanlışlıkla uğramış gibi görünen zavallı konuğunu memnun etmek için elinden geleni yapar, en azından onu oyalayabilme konusunda endişeli olduğunu gösterir. Neden ziyaretçi aslında hiç var olmayan çok önemli bir iş randevusunu bahane ederek birden ayağa fırlayıp şapkasına uzanır ve ne kadar üzgün olduğunu göstermek, kaybettiği şey düzeltmek için boşu boşuna elinden geleni yapmaya çalışan ev sahibinden kendisini güçlükle kurtarmaya çalışır? Neden ziyaretçi kendisini kapının dışına atıverince kahkahasını koyuverir? Neden tuhaflığına rağmen hiç kuşkusuz mükemmel bir insan olan arkadaşının yanına bir daha uğramayacağına yeminler eder? Neden ziyareti boyunca elinde olmadan arkadaşının suratını çocuklar tarafından haince ele geçirilmiş ve her türlü aşağılanmaya maruz kalmış mutsuz bir kedi yavrusunun suratına benzetmekten kendini alamaz? Zavallı kedicik de işkencecilerden saklanmak için koltuğun altına, karanlığa gizlenir, ancak orada huzur bulur. Tüyleri diken diken olur, bir saat kadar ön patilerini yalayıp aşağılanmış yüzünü temizler, sonra da hayata, doğaya, hatta merhametli kahyanın efendisinin sofrasından alıp kendisine uzattığı artıklara bile düşmanlıkla bakar?

Eternity and a Day

7 Haziran 2011 Salı



Angelopoulos soruyor, Angelopoulos cevaplıyor. Siz mi? Siz sadece seyrediyorsunuz hem de kendi ağzıyla buğuladığı bir camın ardından.

La pianiste

31 Mayıs 2011 Salı


Aşk aptalca şeyler üstüne kurulmuştur serisinden.


Yeraltından Notlar

23 Mayıs 2011 Pazartesi

Uzun bir süredir böyle yaşıyorum, belki yirmi yıldır. Şu an kırk yaşındayım. Eskiden çalışırdım, şimdi işi bıraktım. Aksi bir memurdum, kabaydım; böyle davranmak, bana haz verirdi. Rüşvet almadığım için kaba davranma hakkını kendimde buluyor, böylece avunuyordum. (Kötü bir espri ama karalamayacağım üzerini. Yazarken güzel olacağını sanmıştım; şu anda bunun böyle olmadığını ve sözlerimin çirkin bir böbürlenmeden öteye geçmediğim gayet iyi biliyorum. Böyle olduğunu bildiğim halde, yine de üzerini karalamayacağım!)

İşlerini yaptırmak üzere masama gelenlerle dişlerimi gıcırdatarak konuşur, birinin canını sıktım mı, büyük bir haz duyardım. Bunda da çoğu zaman başarılı olurdum. Böyleleri, genellikle pısırık olur. Sadece kendini beğenmiş bir subaydan nefret ederdim. Bir türlü yola gelmek bilmez, kılıcını şakırdatarak karşımda dikilirdi. Onunla kılıcı yüzünden tam bir buçuk yıl mücadele ettim. Sonunda kazanan taraf ben oldum ve o da kılıcını şakırdatmaktan vazgeçti. Gerçi bu, gençliğimde olmuş bir olay...

Ama sevgili okuyucularım, benim asıl kötülüğümün nereden geldiğini biliyor musunuz? Ben, bu kepazeliğimi her anımda, hatta en hırçın olduğum anlarda bile hissetmekten kendimi alamıyordum. Aslına bakılırsa, ne kötü, ne de hırçın biriydim. Bütün hareketlerim, eğlence olsun diye yaptığım saçmalıklardan ibaretti. Öfkemden ağzım köpürmüşken biraz olsun güleryüz gösterip, önüme şekerli bir bardak çay sürüldü mü yumuşayıverirdim. Üstelik duygulanırdım da... Ama sonradan kendime kızar, utancımdan aylarca uyuyamazdım. Huyum böyleydi işte. Biraz önce aksi bir memur olduğumu söylemiştim ya, yalan! Hıncımdan öyle söyledim. İşlerini yaptırmak için gelenlere de, subaya da iş olsun diye diklenirdim; gerçekte hiçbir zaman aksi biri olamadım. İçimde her an bunların tam tersi olan duyguların varlığını hissediyordum. Bu duyguların yaşamım boyunca beni bırakmadıklarını, dışarı taşmak için firsat kolladıklarını biliyordum. Fakat buna izin vermezdim; bile bile engel olurdum. Bu yüzden utançtan yerin dibine giriyor, öfkemden patlayacak hale geliyordum. Sonunda öylesine bir bezginlik verdiler ki, anlatamam! Bunları yazarken sanki pişmanmışım, özür diliyormuşum gibi bir halim mi var baylar?.. s.9-10

Une femme mariée

17 Mayıs 2011 Salı


Godard'ın şarkısı...

Törst

13 Mayıs 2011 Cuma


İnsan yalnız yaşayabilir mi? Yoksa cehenemden bile daha kötü müdür yalnız yaşamak? Bergman savaş sonrası toplum ve insan ilişkilerine yalnızlık, melankoli, birliktelik ve ahlak üzerinden bakıyor. Bergman sinemasının diline yabancı olmayan kişiler için yer yer farklılık eden konuşmalar (aforizmalar denilebilir) oldukça sıklıkta.